Tekstil İşveren Dergimiz
Editör'den
Bizden Haberler
Güncel
Ayın Konusu
Tekstilin Kaleleri
Gündem
Ekonomiye Bakış
AB Penceresinden
Araştırma
Euratex'den Haberler
Çerçeve Programı
Global Pazar
Ülke Raporu
Çevre
Tasarım Dünyası
Söyleşi
Seminer
Fuar
Üyelerimizden
English Summaries
Detaylı Arama
Hava Durumu
Yabancılar şeytan mı, melek mi! PDF Yazdır E-posta
DERGİ - Ekonomiye Bakış
Yazar Kenan ŞANLI   
Perşembe, 22 Şubat 2007
image-12a Bankacılık sisteminde yabancı sermaye tartışmaları son iki yılın gündemini meşgul eden ekonomik konuların başında geliyor. Bir kesim yabancıların gelişini "bayram" havasında kutlarken, diğer kesim ise bu durumu "tehlike çanları" olarak tanımlıyor. Yabancı sermayenin fayda ve risklerine ilerleyen satırlarda ayrıntılı olarak değineceğiz, ancak öncelikle bugünkü durumu ortaya koymakta yarar var.
Bankacılık sisteminde bugün itibariyle faaliyet gösteren banka sayısı 46. Bu bankaların 33 tanesi mevduat, 13 tanesi ise kalkınma ve yatırım bankası niteliğinde. Bankalar Birliği'nin Eylül 2006 verilerine göre, sektörde yabancıların aldığı pay yüzde 27'ye ulaştı. Önümüzdeki dönemde, Oyakbank ve Halk Bankası'nın tamamının yabancı yatırımcılar tarafından alınması durumunda ise sektördeki yabancı payı 35.86'yı bulacak. Yapılan bu hesaplamaya İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'ndaki (IMKB) payları dahil ettiğimizde oran yüzde 50'leri aşıyor.
33 mevduat bankasından sadece 9'u yerli Bankacılık sisteminde faaliyette bulunan 33 mevduat bankasını baz alarak yabancı sermayeli banka sayısına baktığımızda durum daha net olarak görünüyor. Bugün itibariyle bu bankalardan 19 tanesi tamamen yabancı, 5 tanesi yabancı ortaklı olarak faaliyette bulunuyor. Ancak İngiliz Standart Bank'a satıldığı belirtilen Oyakbank ve bu yıl içerisinde özelleştirilmesi planlanan ve bir yabancının satınalması muhtemel olan Halkbankası da dahil edildiğinde sektörde faaliyette bulunan 33 mevduat bankasından sadece 7 tanesi yerli sermayeli kalacak.
Doğu Avrupa'da ulusal bankacılık önemini yitirdi
Şimdi de Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yabancı paylarının ne olduğuna bir gözatalım: Henüz 2006 sonuçlarına ulaşamadığımız için Avrupa Birliği verilerini 2005 yılı sonu itibariyle değerlendirdiğimizde, özellikle Batı Avrupa veya çekirdek Avrupa olarak tanımlanan ülkelerde İngiltere dışında yabancıların paylarının çok düşük düzeylerde olduğu görülüyor. Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinden Hollanda'da yabancı payı yüzde 2.3, İtalya'da 9.5, Almanya'da yüzde 10.6, İspanya'da yüzde 11.5, Fransa'da 11.6, Avusturya'da yüzde 20, Belçika'da ise yüzde 23.3 civarında.
AB süreciyle bankacılık sistemindeki yapılanmanın nasıl olacağını Doğu Avrupa ülkelerini inceleyerek tanımlamakta yarar var. Akbank'ın geçen yıl yaptığı "AB ile Entegrasyon Sürecinde Doğu Avrupa Ülkelerinde Bankacılık" konulu detaylı çalışmasına göre, Doğu Avrupa bankacılık sektörüne 1996 yılından itibaren çok yoğun yabancı banka girişi yaşandı. Bölgede yabancı bankalar toplam aktiflerin yüzde 76'sını ve sermayenin yüzde 71'ini kontrol ediyor. Bu ülkelerden Polonya'da yabancıların bankacılık sisteminden aldıkları pay yüzde 67.1, Çek Cumhuriyeti'nde yüzde 93.4, Macaristan'da yüzde 77, Hırvatistan'da yüzde 91, Slovakya'da yüzde 89, Bulgaristan'da yüzde 81, Romanya'da ise yüzde 58 düzeyinde. Akbank araştırmasında da vurgulandığı gibi Doğu Avrupa ülkelerinde ulusal bankacılık önemini yitirmiş durumda. Ancak Batı Avrupa ülkelerinde İngiltere'yi dışarda tuttuğumuzda, yabancıların payının yüzde 15'lerin altında kalması da dikkatlerden kaçmıyor.
Bu kadar yüksek olmasa da yabancıların etkin olduğu bölgelerden biri de Latin Amerika ülkeleri. Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan ülkelerin bankacılık sisteminde, yabancıların aldığı paylarda oldukça yüksek. Bu ülkelerden Meksika'da yabancı bankaların aldığı pay yüzde 88, Arjantin'de yüzde 49, Şili'de yüzde 54, Venezüella'da ise yüzde 46.

image-14bBüyüme ve kâr fırsatları
Avrupa, Doğu Avrupa ve Latin Amerika ülkelerindeki durumu da ortaya koyduktan sonra şimdi de yabana bankaların Türk bankacılık sistemine olan ilgisinin nedenlerine bir gözatalım:
Son yıllarda görülen iyileşmelere rağmen bankacılık sektörünün aktiflerinin GSYİH'ye oranı Türkiye'de yüzde 84'lere çıkarken bu oran AB'de yüzde 286 civarında. Benzer bir durum mevduatta da söz konusu. Mevduatın GSYİH'ye oranı Türkiye'de yüzde 50 civarında iken bu oran AB'de yüzde 122 civarında. Kredilerdeki durum ise gidilecek yolu daha net olarak ortaya koyuyor. Kredilerin GSYİH'ya oranı Türkiye'de 2006 yılı eylül ayı itibariyle yüzde 37'lere yeni yaklaşırken, bu oranın Avrupa'da yüzde 130'ları aştığı görülüyor.
Diğer yandan özellikle geçen yıl mayıs-haziran ayına kadar olan süreçte hızlı bir artış trendine giren hanehalkı kredilerinin GSYİH'ye oranının da diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ile karşılaştırıldığında yüksek olmadığı görülüyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre, 2005 yılı sonunda yüzde 8 olan ve 2006 yılı ortalarında yüzde 10,3'e yükselen hanehalkı kredilerinin GSYİH'ye oranı, gelişmiş ülkelerde yüzde 58, Asya ülkelerinde 27,5, gelişmekte olan Avrupa ülkelerinde ise yüzde 12,1 düzeyinde. Hanehalkı kredilerinin hanehalkı kullanılabilir gelirine oranını bakıldığında da Türkiye'deki durum daha net olarak anlaşılıyor. Gelişmiş ülkelerde yüzde 100'ler civarında olan bu oran Türkiye'de yüzde 20'lerde kalıyor. Bunların yanı sıra 1.000 kişiye düşen şube sayısı, bankalarla bireylerin ilişkisi ve benzeri alt başlıklara da bakıldığında, Türkiye birçok anlamda henüz işin başında. Dolayısıyla bu durumu analiz eden yabancı bankalar Türkiye'yi bakir görüyor.
Yabancıları Türkiye'ye çeken başka bir etmen ise yüksek kâr olanakları. Dünya'da kâr marjları önemli oranda daralmışken, Türkiye'de kâr fırsatlarının artması yabancıların buraya ilgisini de artırıyor. Büyüme ve kâr fırsatlarının yara sıra siyasi istikrarın artması, AB üyeliği konusunda alınan yol gibi gelişmelerde Türk bankacılık sektörüne olan yabana ilgisinin nedenleri arasında saymak mümkün.

Gelişmiş ülkelerin tutumu ve İtalya örneği
Şimdi "Yabancılar melek mi yoksa şeytan mı" başlığına dönecek olursak, öncelikle şunun altını çizmek lazım. Bugün grafiklerde de görüleceği gibi dünyanın önde gelen ülkelerinde yabancılann payının yüzde 15'lerin, birçoğunda ise yüzde 10'ların altında kalması ve uzun bir zamandan bu yana artmaması önemli bir göstergedir. Dünyaya küreselleşmeyi dayatan ve bunun fırsatlarını her koşulda anlatan bu ülkelerin tutumunu BDDK Başkanı Tevfik Bilgin'in şöyle yorumluyor: "...Mevzuatta sektördeki yabana payına ilişkin bir sınırlama bulunmuyor. Avrupa'da da sınırlama olmamasına karşın her nasılsa bazı ülkelerde bu oran yükselmiyor. Bunlar değerlendirilmelidir."
Gelişmiş ülkelerin bu konudaki tutumu İtalya'da yaşanan bir skandalla ortaya çıkmıştı. İtalyan Banco Antonveneta'nın, Hollandalı ABN Amro tarafından satın alınmasının sektörün denetiminden sorumlu kuruluş olan İtalyan Merkez Bankası tarafından bürokratik yollarla engellendiği anlaşılmış ve Başkan Antonio Fazio, 12 yıldır oturduğu başkanlık koltuğunu terk etmek zorunda kalmıştı. Türkiye'nin, Bilgin'in de işaret ettiği gibi bu konuları daha sağlıklı irdelemesi gerektiğini İtalya ve diğer gelişmiş ülkelerdeki yabancıların aldığı paylar somut olarak gösteriyor.

Mr. X Bankalar Birliği Başkanı olursa!
  Küreselleşme yandaşlarına göre, ilerlemenin yolu küreselleşmeden geçiyor. Bu anlamda da yabanaların girişlerine hiçbir sınır getirilmemeli. Bu tür düşünen çok sayıda ekonomist, bankacı var. Ancak son yıllarda yaşanan yabancı girişleri eli taşın altında olan birçok kişinin de uyarılarına neden oldu. Hükümetin "Ne olursan ol, yeter ki gel" sloganına rağmen bankaalıkta yabana payının sınırlanması gerektiğinin, hükümetin bir üyesi olan Abdüllatif Şener tarafından dillendirilmesi önemli bir mesaj olsa gerek. Şener, zaman zaman farklı söylemlerde bulunsa da yabancıların bankacılığı ele geçirmelerinden rahatsız. Ardından BDDK Başkanı Tevfik Bilgin'in "...Mr X'i Bankalar Birliği başkanı olarak görmek istemem" yönündeki açıklamalarının gözardı edilmemesi gerekir. Bunların yanı sıra bugün bankacılığın duayeni olarak tanımlanan Erol Sabancı dahi "...Ekonominin kalp damarını yabancılara bırakamayız" uyarısı yapma gereği duydu. Bankacılık sektörünün öneminin anlaşılmadığına işaret eden Hazine eski Müsteşarı Mahfi Eğilmez, "Son piyasa dalgalanmaları (Mayıs - Haziran 2006) yabancıların piyasadan çıkışının ne kadar derin etkiler yarattığını ortaya koydu. Bunu bir kez de 2000 sonunda ve 2001 başında yaşamıştık. Üstelik o zamanlar bankaalıkta yabana ağırlığı yoktu. Eğer şimdiye kadar sergilenen eğilim devam eder ve yabancılar bankacılık kesiminde ağırlığı ele geçirirlerse bugün yaşadığımızın misliyle kötüsünü yaşarız en ufak bir kriz sinyalinde..." diyor. Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras ise bir yazısında şunları söylüyor: "....Belli sektörlerde belli firmalarda yabancı sermayenin şirket alımlarını sınırlamanın özelleştirme düşmanlığı veya yabancı sermaye düşmanlığı ile ilgisi, ilişkisi yok. Ülkenin uzun dönemli sanayileşme stratejisi bakımından özelliği ve önemi olan sektör ve firmalarda yerli sermayenin hakimiyetini sürdürmek ülke yararına ise, bunu özelleştirme ve yabancı sermaye düşmanlığı olarak eleştirmek yanlış olur. Yabancı sermaye, ülkeye yeni yatınm için gelebilir. Bu ayn bir şey. Yabancı sermayenin, yeni yatırım yapmak yerine yerli sermayenin hâkim olduğu sektörleri ve firmaları satın alması, ele geçirmesi ayn ve farklı bir şey. Türkiye'de enerji ve petro-kimya sektörü ile bankacılık sektörünün yabancı sermaye hakimiyetine girmesi ülkemiz yararına mı?"image-15

Bu yazıyı Nobel ödüllü ünlü iktisatçı ve Dünya Bankası eski Başekonomisti Joseph E. Stiglitz'in şu sözleriyle noktalayalım: "...Küreselleşme yandaşlarına göre, küreselleşme ilerleme demektir; Gelişmekte olan ülkeler eğer büyümek ve fakirlikle etkili bir şekilde savaşmak istiyorlarsa, bunu kabul etmek durumundadırlar. Ama küreselleşme, gelişmekte olan ülkelerdeki birçok insana vaat ettiği ekonomik faydalan getirmedi. Küreselleşme yoksulluğu azaltmayı beceremediği gibi istikrarı sağlamayı da beceremedi."
 

Yabancı bankaların etkinliğinin gerekli olduğunu savunanların görüşleri

• Yabancı bankaların varlığı, sermaye akımını kolaylaştırarak ülke içindeki projeleri tonlama kaynaklarını artırır.
• Yabancı bankalar, ülke içi kredi arzını destekleyen sermaye ve tonlama bazını çeşitlendirerek kredilendirmede istikrarı artırabilir.
• Yabancı bankaların varlığı, doğrudan veya ülke içindeki finansal kurumlarla rekabet yoluyla dolaylı olarak finansal hizmetlerin sunumunu, fiyatlamasını ve kalitesini iyileştirir.
• Yabancı bankaların varlığı, gerek muhasebe, şeffaflık ve finansal düzenlemeleri gerekse dereceleme kuruluşları, denetim firmaları ve kredi büroları gibi destekleyici kuruluşların mevcudiyetinin artışını teşvik ederek finansal sistemin altyapısını iyileştirir.
• Yabancıların varlığı finansal kurumların riski ölçme yönetme yeteneklerini iyileştirebilir.
• Yabancı bankalar kendi ana ülkelerinden finansal sistemi ve gözetim becerilerini ithal edebilirler. Özellikle kriz dönemlerinin ardından güç yitiren ulusal bankaların sermaye bazının güçlendirilmesi ve sermayelendirilmesi sürecinde yabancı bankaların girişleri önemli katkı sağlar.
• Yabancı bankalarla birlikte ulusal bankaların etkinlikleri, verimlilikleri artar.

Yabancı bankalara karşı olanların görüşleri

• Yabancı finansal kurumlar, ülkeden sermaye kaçışı için yeni yollar sağlayarak gidilen ülkedeki bir kriz karşısında yerel piyasalardan hızla çekilerek hem bankacılık sisteminde hem de toplam kredi arzında istikrarı bozarlar.
• Yabancı bankalar, en kârlı iç piyasaları ve müşterileri kaparlar ve daha riskli diğer müşterilere hizmet sunmayı daha az rekabetçi ulusal kurumlara bırakırlar. Böylece artan riskler, ulusal kurumların üzerine kalır.
• Ulusal ekonominin küçük ve orta ölçekli işletmelerine kredi açmakta isteksiz davranırlar.
• Finansal hizmetler stratejik bir endüstri olduğu için, bu en iyi şekilde ulusal çıkarları koruyacak kurumlarca yerine getirilebilir.
 
image-14
Son Güncelleme ( Perşembe, 22 Şubat 2007 )
 
Sonraki >