| Sarkozy'nin "Akdeniz Birliği" rüyası |
|
|
|
| DERGİ - AB Penceresinden | |
| Yazar Dr. Binhan OĞUZ, Türkiye Tekstil Sanayii İşverenleri Sendikası Ekonomi Müşaviri | |
| Çarşamba, 27 Haziran 2007 | |
|
Fransa'da seçim kampanyası sırasında dış politikayı genelde ikincil planda tutan yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin, ayağının tozu ile "Akdeniz Birliği" gibi iddialı bir öneriyi gündeme oturtması Türkiye'de sert tepkilerle yankılandı. Sarkozy seçilir seçilmez Türkiye aleyhine bir çıkış yapma ihtiyacını neden hissetsin? Öncelikle, Türkiye-Fransa ilişkilerine derinden zarar verecek bir tutuma neden ihtiyaç vardır?
"AB, Türkiye ile müzakereleri başlatırken bir hata yaptı şimdi pişman" diye düşünüp, "İşte Sarkozy şimdi bize hayır diyecek" diye korku salanlar varsa da, bugün böyle bir riskten söz etmek mantıklı gözükmüyor. AB, zaten müzakereleri uzatıp, 'Türkiye'yi kapıda en uzun şekilde nasıl demirlerim''in hesaplarını yapmış, ipleri daha fazla germesine gerek yok. Karşısına, yeni bir hükümet çıkıp bu ezberi bozmadıkça Avrupa'nın durduk yerde ve ülkemize en ihtiyacı olduğu bir dönemde bizi kızdırması akil bir tutum değil. Milli hassasiyetlerin, son 5 yıldır, çok zedelendiği bir ortamda kamuoyunun Türkiye aleyhine bir açıklama olarak nitelediği bu birlik fikri aslında dikkat edilirse Türkiye ve AB başkentleri dışında, ABD'de büyük yankı uyandırdı. Bu birlik projesi çok daha geniş bir perspektif ile ele alınmalı ve bölgede AB-ABD güç savaşı çerçevesinde değerlendirilmedir.
AB-ABD güç savaşında yeni bir Fransa çıkışı mı?
11 Eylül sonrasında bölgede AB-ABD güç savaşı ve yeni dengeler mücadelesi giderek keskinleşmiştir. Petrol tedariğini emniyete almak için Akdeniz'de serbest dolaşımı sağlamak ve stratejik partner İsrail'i korumak için ABD'nin uzun zamandır üstlenmiş olduğu Ortadoğu'daki jandarma rolü bugün değişikliğe uğramış ve "müdaheleci" bir nitelik kazanmıştır. Genişlemekte olan AB ise söz konusu bölgede artacak istikrarsızlığa karşı kırılgandır; gerek Avrupa'da oluşan terör eylemleri, gerek de petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar AB'yi sarsmakta ve Akdeniz ülkeleri kökenli göçmenler de radikal politikaların alınmasının önünde artı bir sosyal hassasiyet olarak durmaktadır. Güvenlik bacağı eksik olan AB'nin diplomatik ve askeri konularda zayıf kaldığı görülmektedir; ancak bunun yanı sıra ekonomik açıdan da Akdeniz'de göreceli olarak giderek güç kaybetmektedir. Aksine, ABD'nin Fas ile yaptığı serbest ticaret anlaşması (STA) veya Cezayir'de USAİD destekli projeleri örneğinden de anlaşılacağı gibi bölgede etkinlik kazandığı görülmektedir. Bush'un B-MENA adlı sembolik projesi Kasım 2003'de Ortadoğu, G-8 ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında ekonomik ve insani kalkınmayı amaçlayan bir forum oluşturmayı amaçlamıştır.Kasım 1995'teki Barselona konferansından beri bir Pan-Avrupa Akdeniz projesi çerçevesinde aynı amacı güden Avrupa ise Amerika'nın bu daha sert ve radikal girişimi karşısında zayıf kaldığım hissetmiştir. ABD, Avrupa'ya nazaran çok daha önemli ekonomik araçlar kullanmış STA'lar, ikili yatırım anlaşmaları, DTÖ'ye girişte destekler ve Nitelikli Sanayi Bölgeleri (QIZ) gibi tüm olanakları seferber etmiştir.AB ise, Barselona deklarasyonundan 10 yıl sonra, özellikle ABD karşısında etki alanım Akdeniz bölgesinde güçlü tutabilmek amaayla AB-Akdeniz projesini canlı tutmaya çalışıyor. Bu kapsamda AB-Akdeniz Zirvesi'nde bir 5 yıllık çalışma programı gündeme gelmiştir. Özellikle Kuzey Afrika'daki nüfuzunu devam ettirmek dürtüsü ile hareket eden AB'nin lider ülkelerinden Fransa, ABD'nin bu hızım sezip 2003'de de benzer bir tarihi adım atma girişiminde bulunmuştur. Sarkozy'nin açıklamasını yorumlayan Washington Times, bir Akdeniz Birliği fikrinin ilk olarak 2003 yılında beş Kuzey Afrika ülkesince Tunus'ta ortaya atıldığım anımsatmıştir. Dönemin Fransa Cumhurbaşkam Jacques Chirac "5 artı 5" olarak bilenen Tunus planını ortaya atmış ama somut bir şey yapılamamıştır. Sarkozy'nin Akdeniz Birliği projesi gerçek bir yenilik mi? Aslında Sarkozy'nin bu projesi henüz netleşmedi ancak yakalanan ipuçlarından amacın daha önce olduğu gibi Akdeniz'de Avrupa ve özellikle Fransız nüfuzunu genişletmek olduğu anlaşılmaktadır. Sarkozy'nin G-8 benzeri tasarladığı AB ile sıkı bir çalışma yürütecek olan birlik, 'ortak belirlenmiş bir göç politikası, ekonomik ve ticari gelişme, hukuk devletinin bölgede güçlendirilmesi, çevrenin korunması ve ortak kalkınma' politikalarına odaklanacak. Ancak 2005'de 10. yılını kutlayan Avrupa-Akdeniz işbirliği de AB'ye tam entegrasyon ile kalkınmaya yardım politikaları arasında orijinal bir konumdaydı ve siyasi, ekonomik ve sosyal yönleri içeriyordu. Yani daha önce var olan ikili serbest ticaret anlaşmalarının ötesinde global, çok taraflı ve orijinal bir işbirliği modeliydi. Daha çok ortaklık anlaşmalarım anımsatan ve CSCE Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı sistemine benzeyen bir sistem öngörülmüştü. 27-28 Kasım 1995'te Barselona'da toplanan Avrupa-Akdeniz Dışişleri Bakardan Konferansı, "Barselona Süreci" olarak adlandırılan Avrupa-Akdeniz ortaklığının başlangıcını ifade etmektedir. AB üyesi ülkeler ile Güney Akdeniz ülkeleri arasındaki politik, ekonomik ve sosyal ilişkilere yönelik geniş bir çerçeve çizen Barselona süreci AB'nin "Komşuluk Politikası"ndan destek almaktadır.
Avrupa-Akdeniz Ortaklığı, 35 ülkeyi kapsamaktadır:
- 25 AB üyesi ülke (şimdi 27). - Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Fas, Filistin Özerk Yönetimi, Suriye, Tunus ve Türkiye. - Libya 1999 yılından bu yana gözlemci ülke konumundadır.
Ortaklığın 3 temel amacı Barselona Deklarasyonu'nda şu şekilde belirtilmiştir:
- Politik ve güvenliğe ilişkin diyalogun artırılması yoluyla ortak bir barış ve istikrar ortamının yaratılması.
- Ekonomik ve mali ortaklık ile serbest ticaret bölgesinin aşamalı olarak kurulması ile ortak bir refah ortamının yaratılması.
- Kültürlerarası anlayışın ve sivil toplum arasındaki diyalogun güçlendirilmesi amacına yönelik olarak sosyal ve kültürel ortaklık yoluyla kişilerin yakınlaştırılması. Avrupa-Akdeniz Ortaklığı birbirini tamamlayan 2 ayrı boyut içermektedir: • İkili boyut: Avrupa Birliği her ülke ile ikili boyutta çeşitli faaliyetler yürütmektedir. Bunlardan en önemlileri, AB'nin Akde-niz'li ortaklarla bireysel olarak müzakere ettiği Avrupa-Akdeniz Ortaklık Anlaşmaları'dır. Bu anlaşmalar, AB ile her bir Akdenizli ortak arasındaki ilişkilerin özelliklerini taşımakla birlikte, Avrupa-Akdeniz ortaklığının genel prensiplerini içermektedir. • Bölgesel Boyut Politik, ekonomik ve kültürel alanlarda bölgesel işbirliğini içerir. Akdeniz Ülkelerinin ortak sorunlarına işaret ettiği için stratejik öneme haizdir. MEDA Programı, Barselona Sürecinin temel mali kaynağıdır. 1995-2004 arasında 5 milyar 458 milyon Euro kaynak aktarmıştır. Diğer önemli mali kaynak Avrupa Yatırım Bankası'dır. 1974'ten bu yana toplam 14 milyar Euro, 2002-2003 döneminde 3,7 milyar Euro kaynak aktarmıştır. Yani ekonomik kalkınma ile ilgili alanda 2010'da tam bir serbest ticaret alanı oluşturulması öngörülüp, MEDA programlan ve Avrupa Yatırım Bankası ile finansman tasarlanmıştı. Sarkozy, ise ortak kalkınma için Avrupa Yatırım Bankası modeline benzer bir Akdeniz Yatırım Bankası'nın kurulmasını öneriyor. Politik yönü ile istikrar ve barış alanı kurulması amaçlanmaktaydı. Sosyal yönü ile de kültürler arası yakınlaşmayı ve sivil toplumlar arası diyalogu güçlendirmeyi hedefliyor ama somut bir kazanım alındığı söylenemez. Akdeniz ile işbirliğinde AB samimiyeti sınanıyor Akdeniz havzasındaki ülkelerin çoğunu bir araya getirmek çok zor; Filistin ile Lübnan'ın bugün yaşadıklan zaten anlaşmazlıkların en somut örneğidir. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin çoğu kendi aralarında kavgalılar ve olanlardan dolayı da Avrupa'yı çok da samimi bulmuyorlar. Özellikle gerek ülkemiz, gerek Akdeniz işcamiasının da üzerinde durduğu önemli konu şüphesiz AB'nin bölgedeki samimiyetidir. Euro Med inisyatifinin gelişmesi ve yatırımların artması için gereken ön şartlara hep dikkat çekilmiştir. AB'nin STA'ların tamamlanması konusunda çok da etkin olmadığı, özellikle Türkiye ile ilgili işi ağırdan aldığı bilinmektedir. Ayrıca menşe kümülasyonu sisteminin tamamlanmasının bölgede yatırım ve ticaret açısından önemine yetirince ihtimam gösterilmediği de işin uzamasından anlaşılmaktadır. AB'nin Akdeniz bölgesi ülkelerinin çıkarlarını korumak adına Çin ve Uzakdoğu ülkelerine sosyal şartlar, etik ticaret ve çevre şartlarını koyması gerektiği defalarca tekrarlanmasına rağmen gerçekçi bir eylem görülmemektedir. Son olarak, AB'nin her fırsatta Akdeniz'den bahsetmesine rağmen bölgedeki yatırımlan çok zayıftır. AB yatinmlan Latin Amerika ve Asya'da daha hızlı artmaktadır. Akdeniz İsimliğini Türkiye'ye yeni bir proje olarak "satmak' zor Tüm bu zorlan bir araya getirmeye çalışan projede Sarkozy'nin Türkiye'ye "öncü bir rol" önermesi AB üyeliğine alternatif olarak Akdeniz Birliği'nde rol biçmesi kamuoyunda haklı olarak şimşekler yarattı. Oysa, Barselona sürecinde alınan kararların etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak için "Akdeniz İşveren Konfederasyonları Birliği (Union of Mediterranean Confederations of Enterprises - UMCE)" 1-2 Mart 2002 tarihlerinde İstanbul'da yapılan V. Avrupa Akdeniz Özel Sektör Zirvesi'nde kurulmuştur. Yani ülkemiz ve iş camiamız etkin rol oynamıştır.
UNICE tarafından yürütülen ve Avrupa Komisyonu'nca mali destek verilen UNIMED (Akdeniz İşveren Kuruluşları İşbirliği) Projesi çerçevesinde kurulan UMCE'nin temel amacı, üye ülkelerin işveren teşkilatları arasında işbirliği sağlayarak Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Bölgesi'nin hayata geçirilmesi, bu sayede üretim ve ticaretin geliştirilmesi, ekonomik ve sosyal gelişmenin hızlandırılmasıdır
2002 yılında kurulan UMCE'ye TİSK 2004 yılından bu yana üyedir. Aynca, İstanbul'da 25 Nisan 2005'te yapılan Olağan Genel Kurul'da, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabana Nisan 2006'ya kadar UMCE Başkanı seçilmiştir. Bu çerçevede geliştirilmeye çalışılan projelerden de anlaşılacağı gibi var olması son derece güç gözüken Akdeniz Bir-liği'ni Türkiye'ye cazip bir yenilik olarak satmak son derece zordur. Akdeniz Birliği projesine de elbet katkıda bulunulabilir. Türkiye, Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) gibi bazı bölgesel kuruluşların lideri ve faal üyesidir; özel sektör olarak UMCE benzeri bir birliğin şimdi Karadeniz ülkeleri için kurulmasına TİSK ve TÜSİAD öncülük etmişlerdir. Sonuç olarak, "Fransız diplomasisine bir doktrin kazandırmanın zamanı geldi" diyerek, Avrupalı olmayan Avrasya ve Akdeniz ülkeleriyle "imtiyazlı ortaklık" yapılmasını önermenin ve bunu dış politikada değişiklik mesajı olarak sunmanın kısa vadede politik bir getirişi olur mu bilinmez ancak bunu sürdürmek Fransa gibi her zaman "büyük devlet" olmuş bir ülkenin Cumhurbaşkanı'nın "devlet adamlığı" sıfatını sorgulatir. Zaten, 29 Mayıs'ta Elysee tarafından yapılan açıklamalardan Sarkozy'nin 21-22 Haziran'da Brüksel'de yapılacak AB liderler zirvesinde Türkiye ile müzakerelerin kesilmesini talep etmeyeceği, yani Türkiye ile ipleri kopartmayı düşünmediği anlaşılmaktadır. Türkiye'nin Avrupa Birliğj'ne değil, oluşturulacak bir "Akdeniz Birliği'ne" dahil edilmesi yönünde yapacağı teklifi ileri bir tarihe atmasından kendisinin de "akil" tavrı koruyacağı anlaşılıyor. Zaten, birliğin temelinin atılmasına dair teklifi de Fransa'nın AB dönem başkanlığı sırasında yani 2008 yılının ikinci yansında yapmayı planlamaktadır. Bu süreçte gerek Sarkozy, gerek AB'nin diğer politikacıları Büyük Akdeniz projesinde Türkiye'yi dışlamak gibi bir lükse sahip olmadıklarını anlayacaklardır. Türkiye-AB ilişkilerinde soğuk kanlılık ve ortak çıkarlar hep galip gelmiştir ve gelecektir. |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 27 Haziran 2007 ) | |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


