Hayata dair yol haritası
DERGİ - Seminer
Yazar TÜTSIS   
Salı, 21 Ağustos 2007
Sendikamızın Marmaris'te yapılan Genişletilmiş Danışma Kurulu'nda hem Narin hem de konuşmacılar geleceğe dönük önemli mesajlar verdi...
image-19a Sendikamızın Genişletilmiş Danışma Kurulu Toplantısı, 30 Haziran'da Marmaris Martı Resort Otel'de yapıldı. Toplantıya konuk olan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nuran Yıldız, yaptığı sunumla iletişim çağındaki dünyamızda yaşananları anlatırken, Türkiye'de KOBİ denilince akla gelen isimlerden olan Dünya Gazetesi Yazan Dr. Rüştü Bozkurt ise "Stratejik düşünmede yeni eğilimlerin etkileri" sunumuyla geleceğe dönük beklentileri anlattı.
Sunumlar öncesi seminerin açılış konuşmasını yapan sendikamız Yönetim Kurulu Başkanı Halit Narin'in yaptığı konuşma ise hayat dersi niteliğindeydi. Konuşmasma yalan söylemeyen insanın tüccar olamayacağını ama sanayici olabileceğini belirterek başlayan Narin, "Sanayici de yalan söylemediği için sıkıntı çeker" dedi.
Seçim ortamına dikkat çekerek "Hepimizin çok akıllı olarak, okuduğu her şeye inanmaması lazım" diyen Narin, bugünkü dünya ortamında duyulan her şeyin yüzde 90'ının üzerinde yalan olduğunu söyledi. Halit Narin, "Başkasının yalanını, başkasının yazdığı yalanları birbirimize söyleyerek vakit geçirmememiz icap eder. Duyduğumuz her kelime karşısmda mahkûm olmamamız lazım. Bir film vardı, Osmanlı'da saray basılıyor. Bütün cariyeler dışarıya atılıyor. Genç subaylardan biri dışarı atılan kadınlardan birine diyor ki 'Daha ne istiyorsunuz, size hürriyeti getirdik'. Kadın da 'Sizden kim istedi ki hürriyeti' diyor. Çünkü hürriyeti tanımayan bir millete, şahsa, hürriyet getiriyorsun ve dış dünyaya anyorsun ve kurdun elinde kalan kuzu gibi oluyor. Irak hikâyesi de öyle oldu. 
Irak'ta Saddam'in öldürdüğü kişi 500 ise şimdi 50 katı. Bir memleketin tamamı harap olurken İngiliz Başbakanı mevkiinden ayrılırken bile 'size hürriyet getirdik, demokrasi getirdik' diyor. Neyin demokrasi, neyin yalan olduğu belli" dedi. Narin, "Onun için düşünürken, kitap okurken, konuşurken, her gün televizyondan dinlerken duyduklarınızın yüzde 90'ının üzerinde yanlış ve doğru olmadığına inanarak bakmak mecburiyetindesiniz" diye konuştu.
"Türkiye'nin geleceğini yapabilmek için herkesin Allah'ın verdiği beyni kullanma gücünü doğruya, hakikatlere ve geleceğe yönelik çalıştırmak mecburiyetinde olduğunu düşünmesi lazım" diyen Halit Narin, herkesin memleket borcu olduğunu düşünerek çalışmayı prensip edinmesi gerektiğini söyledi. Türkiye'nin halen yerinde saydığını belirten Narin, "Herkesin cebindeki telefonu, kapısının önündeki arabası onu mutlu ediyor. Ama memleketi mutlu ediyor mu dediğiniz zaman, Bulgaristan'ın, Yugoslavya'nın, Kore'nin gelmiş olduğu mesafelere baktığımız zaman her birimizin hiçbir katkımız olmayan bir memleket içinde yaşadığımızı unutmamamız lazım" diye konuştu.

Bunun yanında hükümetlere de görev düştüğünü belirten Halit Narin, "Hükümetlerin de önümüzdeki nimetleri, işimizi gücümüzü baskı altında tutarak bizleri susturan bir yapıdan bizlere hizmet eden bir yapıya Türkiye'yi kavuşturması gerekiyor. Ayrıca sanayileşmeyi öne çıkarmamız gerekiyor. Hükümetlerin bazıları sanayileşmeyi ve halkını toprağa bağlayacak olan sistemi ikinci plana atarak ticaretle bu 75 milyon insanı kalkındıracağına inanıyor. Böyle kalkınan ülke yok. Azerbaycan mı kalkınmış, Türk Cumhuriyetleri mi kalkınmış? Bina yapmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Yapılan binalarda da adam yok, adam olsaydı bizim buradan giden fasoncu insanların hepsi Rusya'da dolar zengini olmazdı. Taşeron, taş ve beton işi yapanlar Türk Cumhuriyetleri'nde koca koca müteahhit olmazdı. O yüzden seçilen model, sizi bir yere götürmeli; şahsınızı, firmanızı değil. Türkiye'nin modelinde sanayileşme olmayacak olsaydı, büyük Atatürk sanayileşme hamlesini öne almazdı. Atatürk, Celal Bayar'a 'İş Bankası'nı kur' demezdi. Mithat Paşa, 'Ziraat Bankası'nı kurayım mı' diye düşünmezdi. Bugün esen rüzgâr yalnız ticarete yönelik bir rüzgar, sanayi ile alâkalı bir rüzgar değil" dedi.
image-22a Bu rüzgârın mutlaka yakalanması gerektiğini vurgulayan Narin şunları söyledi: "Sizi gelecekle avundurarak, gelecekle kandırarak, gelecekle uyutarak yapmadıkları işleri yapmış gibi gösteren insanlara karşı, konuşan bir cemiyeti yaratmak mecburiyetindeyiz. Rakamlarla, çenenizle, beceriniz ve ikna yolunuzla. Bunun içinde biraz da yalan olabilir. Yalan, hayır için ise yani, bir ailenin saadeti için, mutluluğu içinse günah sayılmaz. Bizim memleketimizin mutluluğu için de biz eğer biraz yalan söyleyebiliyorsak, onun da mutluluğun içinde bir payı olduğunu söylemeliyiz. Yoksa İsviçre bankalarında, Amerika'da, Miami'de, şurada burada ev almışsa, saltanat gösterişi içinde memleketini devamlı kötüleyen, memleketinde bütün şartlan başkalarıyla daha ağır bir şekilde memleketi tenkit eden insanlarla bu ülkeyi bir yere götürmek mümkün değildir."

Yıldız: Hiçbir şey göründüğü gibi değil
Sözlerine Halit Narin'in "Duyduklarınızın yüzde 90i yalan" şeklindeki sözlerini hatırlatarak başlayan Yrd. Doç. Dr. Nuran Yıldız, Narin'in fazla iyi niyetli olduğunu söyledi. Nuran Yıldız "Ben Ankara'da siyasete yakın biri olarak söylenen yalanların yüzde 90'ın da üzerinde olduğunu belirtmek istiyorum. Hiçbir şey göründüğü gibi değil, hiçbir şey gösterildiği gibi değil" dedi.
Bu durumu başından geçen bir olayla anlatan Yıldız, yazı yazdığı bir gazetede e-bildiri olayından sonra sadece Türk Silahlı Kuvvetleri'nin eleştirerek bir yere varılamayacağını anlatan yazısının yayından kaldırıldığını söyledi. "Hakikaten hiçbir şey göründüğü gibi değil" diyen Nuran Yıldız, iletişim konusuna ağırlık verdiği konuşmasında şunlan söyledi: "Bu ülke 'Ali okula gel', 'Oya topu tut' cümlelerini kullanabilen herkesin iletişim de kurduğunu sanan insanlarla dolu. İstanbul'da her iki meslek grubundan bir tanesi iletişim danışmanları. Herkes iletişim danışmanı. Oysa iletişim kurmak başka bir şey, konuşmak başka bir şeydir. Bugün 'ben niye iletişim kuruyorum' diyen pek çok insandan bebekler daha iyi iletişim kuruyorlar. Çünkü bebekler 'agugu' dedikleri zaman derdini anlatıyor ve biz de bebek olduğu için onlara gereken geri dönüşü yapıyoruz. Ama maalesef iletişim kurmak dediğimiz zaman, hepimiz bir çene ishaliyle de karşılaşabiliyoruz. Özellikle bu hastalık siyasetçilerde var. Onlar gittikleri her yerde anlatırlar, ama karşı taraf 'ne düşünüyor' bunu hiç umursamazlar. O yüzden de metrekareye en fazla iletişim danışmanı İstanbul'da düşer. Dolayısıyla Ankara'da yaşama nedenim budur, yani uzakta durup daha sağlıklı kalabilmek."
Medyanın gelişmiş ülkelerde siyasetin, siyasal sürecin bir araa olduğunu belirten Nuran Yıldız, "Bizde bir ileri aşamaya gitti, medya amaç olmaya başladı. Yani, medyada görünmek, artık her şeyin önüne geçmeye başladı. Öyle ki gece yarılarından sonra ekrana çıkıp siyaset konuşan, benim 'siyaset zombi-leri' dediğim bir siyasetçi türü oluştu. Ekranda daha çok görünme kaygısı var. Dolayısıyla medya, siyasetin temel aktörü oldu. Yani medya siyasetin bütün gerçeklerini değiştiren bir aktöre dönüştü" dedi. Yıldız, merkez sağdaki birleşmeyle ilgili sürecin de 'medya istiyor' diye gerçekleştiğini iddia etti. Konuşmasında medyada perde arkası trajediler de yaşandığına dikkat çeken Nuran Yıldız, "Bugün medyada bir numara olan yarın sokakta tanınmıyor" dedi.

Nasıl bir iletişim?
Kurumların ve kurum yöneticilerinin iletişimi konusuna da değinen Nuran Yıldız bu konuda herkesin önünde üç yol bulunduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: "Bu yollardan biri korkulmaya gider. Sizden, şirketinizden, örgütünüzden korkulacak, ikincisi, sevilmeye gider; sizi, şirketinizi sevecekler. Üçüncüsü, sayılmaya gider; sizi, şirketinizi ya da temsil ettiğiniz neyse onu sayacaklar. Bu üç yoldan birini her zaman tercih etmek zorundasınız. Çünkü hayat da tercihlerle doludur. Hayat hep bir yol ayrımıdır. Üç adam atarsınız yeni birilerini tercih etmiş olursunuz. O tercihleri doğru yapmanız gerekir. Benim ülkemde insanlar daha çok sevilmeyi seçer. Bir dakika, sen sevdiklerinden ya da seni sevenlerden nasıl bir fayda gördün... Çünkü Türk milleti olarak sevdiklerimize iyi davranmayız. Sevdiklerimizi desteklemeyiz, 'onlar nasıl olsa bizim evin çocuğu, o nasıl olsa anlar, o nasıl olsa bilir' deriz. Dolayısıyla, sevdiğiniz ya da sevildiğiniz zaman o yol sizi iyi bir yere götürmez. Korku da öyle bir şey. O zaman geriye ne kalıyor? Ben sizin yerinizde olsam, saygıyı seçerim. Çünkü, sayılmak arkanızdan gelinmesi demektir. Bir kadın, saydığı bir adamın arkasından gider. Bir erkek, saydığı bir kadınla daha doğru düzgün diyalog kurar. Bir seçmen, saydığı adama oy verir. Hep 'karizma' falan diyoruz. Karizmanın da saygınlıkla çok ciddi bir ilişkisi var. Dolayısıyla, eğer çalışanlarınızla iletişim kuruyorsanız onların sizi sevmesini boş verin, sevüseniz de iyi olur ama tercih etmeniz gerekiyorsa sizi saymalarını sağlayın. Sayılmayı seçin, çünkü en sağlam yol odur. Sayıldığınız sürece satılmazsınız. Tabii bunun da bedeli biraz ağırdır. Çünkü o bizi karizma kavramına götürür. Peki, karizmayı nasıl sağlarız? Mustafa Kemal'in karizmasına dikkat edin. Bu söylediğim üç yolu görmek için Mustafa Kemal'e bir bakın. Ben 1000 fotoğrafın üstünde bir araştırma yaptım. Mustafa Kemal'den daha çok milletini seven var mıdır? Şüphe etmeyiz değil mi? Tek liderimiz, ulu önderimiz. Mustafa Kemal'in 1000 fotoğrafının hiçbirinde, o kısa hayatını vakfettiği insanlarla bir sırnaşık fotoğrafını göremezsiniz. Kimseyle ense tokat değildir, kimseye sarılmaz, kimse ona sarılamaz. Kimse ona dokunmaz, ben bunu 1000 fotoğrafla kanıtladım. Çocuklarla, çobanla falan olan fotoğraflarına bakın, bir mesafe vardır arada... Uzaktan sever onu, gözleriyle sever. Mustafa Kemal niye karizmatik? Evet, bir ülkeyi kurtardığı için olabilir ama bunun dışında iletişimi çok iyi bilen biri olduğu için karizmatik."
Nuran Yıldız, seminerin soru-cevap bölümünde PR şirketleriyle ilgili bir soru üzerine, bu işin Türkiye'de basite indirgendiğini söyledi. Yıldız, "Çağdaş PR kitaplarında der ki, 'İyi PR'nin medyaya ihtiyacı yoktur.' Oysa Türkiye'de 'Medyada ne kadar yer alırsam PR şirketi o kadar başarılıdır' şeklinde yanlış bir yol var. İyi iseniz, iyi iş yapıyorsanız, iyi iletişim kuruyorsanız medyaya ihtiyacınız olmaz zaten. Siyasetçinin de bir yerde medyaya ihtiyacı yok aslında. Çünkü seçmen medya üstünden karar vermez, vereni de görmedim" dedi.
PR çalışmasıyla ilgili başından geçen bir olayı da anlatan Nuran Yıldız "Türkiye'nin çok büyük holdinglerinden birinin Yönetim Kurulu Başkanı dedi ki 'Biz bir yol ayrımındayız. İmajla mı satacağız, yoksa reklâmla mı satacağız bilmiyoruz. Bize gelin bu yol ayrımında danışmanlık yapın. Teklifi kabul edip bir aylık bir çalışma yaptım. Bir aydan sonra şöyle bir iş ilişkisi buldum: Reklâm şirketi, reklâm yapıyor. Milyonlarca dolar yıllık para alıyor. Öbür tarafta da bir araştırma şirketi var. O araştırma şirketi de bu reklâm şirketinin yaptığı reklâmın satışlara katkısını ölçüp olumlu not veriyor. Yani araştırma şirketiyle reklâm şirketi aralarında anlaşmış. Dolayısıyla uyanık olmanız gerekiyor. Yani, önünüze getirilen araştırmayı bir de kendiniz test edin. Çok çirkin ilişkiler söz konusu" dedi.

Bozkurt: Geçmiş değil, gelecekle ilgili söylenenler önemli
Türkiye'de KOBİ denince akla gelen isimlerden olan Dünya Gazetesi Yazarı Dr. Rüştü Bozkurt ise konuşmasında bilmeyen, susturulmuş olan toplumların başarılı olamayacağına dikkat çekerek, "Can Yücel'in, bir sözünü aktaracağım. Diyor ki: 'En uzak mesafe ne Çin'dir, ne Hindistan, ne Afrika, ne seyyareler, ne de geceleri ışıldayan yıldızlar. En uzak mesafe iki kafa arasındadır, birbirini anlamayan.' Türkiye'de ordusundan siyasetçisine, sanayicisinden ticaretçisine, ithalatçısından ihracatçısına kadar birbirimizi anlamamanın büyük cezasını çekiyoruz" dedi.
Bu konuda başından geçen bir olayı anlatan Rüştü Bozkurt, "Mermer ve doğal taş konusunda araştırma yapmak ve yazmak için iki defa Amerika'ya gittim. İki defa İtalya'da mermer fuarına gittim. İddia ediyorum Türkiye'de bir taş gösterin hangi mermer ocağından geldiğini söylerim. Bir gün Miami'de büyük bir mermer showroom'u gördüm. Şöyle baktım bir İran taşı gördüm. Bu taş neresi dedim? 'Umman taşı' dediler. Ben hemen yakaladım olayı, 'Niye sahtekârlık ediyorsun' dedim satıcıya. 'Bu İran taşı' dedim patron kabul etti. Ve dedi ki 'Siz Türkler ne biçim milletsiniz, bu kadar değerli varlığınızı ucuzlattınız. Niye, dedim? Gerçekten arkadaşlar bugün dünyada mermerin ortalama ton fiyatı 730 dolar olduğu halde, biz hem blok satarak hem birbirimizle rekabet ederek, şu anda 580 dolara satıyoruz. Oysa dünya rezervinin yüzde 35'i bu ülkede. Bir yılda yetişen buğday yerine en kötüsüne 100 milyon yılda ulaşılan mermeri ya da doğal taşı taş gibi algılayan bir toplumdan gelişen toplum olmaz. Çünkü her şeyin nimet olduğunu kavramamız gerekiyor" dedi.
Bu kaynakların değerlendirilmesi için yapılması gerekenleri de sıralayan Rüştü Bozkurt şunları söyledi: "zihin olarak hiçbir toplumun hiçbir toplumdan farkı yoktur. Amerika'da çok ciddi bir araştırma yaptılar. Yapılan toplantıda üç soru sordular. Son 10 yılda geliri 3 bin dolardan 15 bin dolara çıkartmış ülkelerin üç özelliğinden hangisi önemliydi? Acaba bunların yeraltı yer üstü zenginlikleri mi önemliydi? Yoksa o ülkelerdeki makro ekonomi politikaları mı? Ya da o ülkenin kurumlan mı? Ortaya çıkan sonuç şu ki, eğer yeraltı zenginlikleri ile ülkeler kalkınsaydı İspanya olurdu, Suudi Arabistan altın devrinde olurdu. Hatta tam tersi bir olay çıktı, Hollanda sendromu diye de kitaplara geçti. Hollanda'da petrol bulunduktan sonra verimlilik artışı Finlandiya, Danimarka'nın gerisinde kaldı. Yani bir hammadde sendromu var. Bizde de şu anda mermerde kaynak bol. Kaynak bol olduğu için de sadece Afyon İncehisar'da 450 tane işyeri var. Ama aralarında hiçbir işbirliği yok. Kümelenme yerine orada tam tersine yığılma var. Akıl ve bilince dayalı en ufak bir şeyimiz yok. Aşmamız gereken önemli olaylardan biri bu. Peki, ne yapmalı? Bugün kimsenin bilgi darboğazı diye bir olayı yok. Bilgi darboğazı yok ama çok ciddi bir bilgi kirliliği var. Çok konuşulduğu için medyaya geleceğim; bayi tabanlı medyada bugün dünyanın hiçbir yerinde tiraj kaybetmeyen tek bir gazete yok. İki medya ayakta kalabilir, abone tabanlı olanlar ve ihtisaslaşmış medyalar. Çünkü ihtisaslaşmış medyalar hazır ajans haberlerinden çok kendi yarattığı haberleri öne çıkarıyorlar. Medya bir şey daha anladı; bilmek yetmiyor, gelecek de önemli. Mevla-na'nın şu sözünden mutlaka kendimize rehber etmeliyiz: 'Her gün bir yere göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel, bunalmadan, dolmadan akmak ne hoş, dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.' Gerçekten geçmişte yaşadıklarımız hiç önemli değil, gelecekle ilgili yeni şeyler söylememiz lazım."
"Her gün yeni bir şey öğreniyorum, yeni bir yer yakalıyorum" diyen Rüştü Bozkurt sözlerini şöyle sürdürdü: "Hawking'in bana çok yön veren bir sözü var; 'Gerçeklik diye bir şey yoktur, zihni modele göre gerçeklik var" diyor. Zihni modelinizin varsayımlarını değiştirirseniz gerçekliğiniz değişir. Eğer böyle ise o zaman hiçbir zaman hiçbir yerde benim dediğim tek doğrudur mantığı, doğru değildir. Biz mutlaka zihni modellerimizi sık sık sorgulamak zorundayız arkadaşlar. O zaman hoşgörülü oluruz, o zaman demokratik oluruz. O zaman tartışırız, bir yere varırız. Aksi takdirde kendi gerçeğimize saplanıp kalırız. Bunun için ben size düşük faiz, yüksek kurdan hiç söz etmeyeceğim, çok konuşuluyor. Ben size başka şey söyleyeceğim. Bir Hint atasözü söyleyeceğim. Diyor ki: İşaret parmağınızla komşunuzu suçluyorsanız, üç parmağınız da kendinize dönüktür. O üç parmak 'dangalak kendine bak, dangalak kendine bak, dangalak kendine bak' diyor. Öteki de diyor ki, başını kaldır da yukarıya bak, kendini en yüksek yerde zannetme. Şimdi böyle baktığımız zaman, o zaman büyük barışçı Amos Oz'un şu lafını lütfen yüreklerimizin derinliğine yazalım: 'Eli boş dönülmeyen tek yolculuk kendi içimize yaptığımız yolculuktur.' Kendisiyle baş etmesini bilmeyen, kendini sorgulamasını bilmeyen, kendini yargılamasını bilmeyen insanın başkalarını yargılamasının hiç anlamı yoktur. Eğer kendi içimize yolculuk yapmazsak hiçbir şeyi çözemeyiz. Onun içindir ki eğilim kavramını iyi bilmek lazım."
Yaşamı etkileyen 20 tane temel eğilimden de bahseden Rüştü Bozkurt "15 sene evvel, bugün İngiltere'nin Başbakanı olan Gordon Brow'un bir konuşmasını dinliyordum. Üstüne basa basa şu lafı söyledi: Fabrika odaklı üretim döneminden, az sayıdaki girişimcinin egemen olduğu kitle girişimci eksenine kayan bir dünyaya gidiyoruz. Ama bu kitlelerin yaratıcılığı ve birleşmesiyle büyük ölçekli işler yapılırsa olacağı anlamına gelmesin' dedi. O günden bugüne takip ediyorum; 500 büyük firmanın dünya ekonomilerindeki 1970'li yılların ortalarmda hâkimiyeti yüzde 80'di. Bugün dünyada 500 büyük firmanın o ülkelerde ekonomisindeki payı yüzde 45'i aşmıyor. Giderek 500 bu yük firma azalıyor. O yüzden işbirliklerine giden, birbirini tamamlayan, 'benim iyi bildiğim işi ben yapayım, her iş elimin menzili altında olsun' demeyen, bir yapıya doğru gidersek o büyük dereceyi yaratırız" dedi. Yaşamı etkileyen temel eğilimlerden birini de emek sermaye ekseninin bitmesi olarak gösteren Bozkurt, "Artık kol gücünün uzantısı olan güce dayalı kalkınma bitti, onun yerine zihin gücünün uzantısı olan, akıl gücünün uzantısı olan ekonomiler gelişiyor. Yani bugün siz eğer Beyoğlu'nu bir moda merkezi yapmazsanız, eğer orada tasarımı geliştirmezseniz, eğer hazır giyimcisiyle tekstilcisi bir araya gelip birbirini bütünleyen ortak güce ulaşıp Türkiye gücü yaratmanın üzerinde birleştirmezseniz bir yere varılamaz. Hayat boşluklarla doludur. Her sanayi, ister en olgun sanayi olsun saat gibi, ister elektronik, bunlarm içinde yer almak zordur. Tekstil sanayinde eğer aklımızı ve enerjimizi iyi kullanırsak, eğer işbirliklerimizi iyi geliştirir-sek, gerçekten Türkiye'de hârikalar yaratacak inanılmaz boşluklar var" diye konuştu. Bozkurt, "Hayatta kalanlar ve uzun dönemli yaşayan canlılar, türlerinin kuvvetlisi olmadığı gibi, en akıllısı da değildir; değişmeye en iyi ayak uydurabilenlerdir" diyerek konuşmasını tamamladı.
Son Güncelleme ( Salı, 21 Ağustos 2007 )